TAHSİN GÖRGÜN, MÂVERDÎ OKUMALARI 7. SEMİNER ÖZETİ

Seminerin Amacı

Bu seminerin amacı, Mâverdî’nin Zemmü’l-Hevâ bölümünde ortaya koyduğu hevâ analizini genişleterek, akıl–hevâ karşıtlığının bireysel, toplumsal ve kurumsal düzeylerde nasıl işlediğini açıklamaktır. Tahsin Görgün, aklın hem bilgi hem ahlak üretme kapasitesini; hevânın ise hakikati perdeleyen, ölçüyü bozan ve bireyden topluma kadar tüm yapılarda yıkıcı bir etkiye sahip olan bir eğilim olduğunu vurgular. Bu derste özellikle hevânın mahiyeti, modern kurumsal yapılardaki görünümü, Weber ve Foucault üzerinden modernliğin “putlaştırıcı” boyutu, aklın mücahit karakteri ve hevânın güç ilişkileriyle birleştiğinde ortaya çıkan yapısal sorunlar ele alınır.

Ana Temalar

  1. Hevânın Tanımı: Hayırdan Uzaklaştıran, Akla Muhalif Bir Güç

Mâverdî hevâyı “hayırdan uzaklaştıran ve akılla çelişen” bir eğilim olarak tanımlar. Akıl her türlü bilgiyi, hayrı ve ahlaki doğruluğu temsil ederken; hevâ bunun tam zıddı olarak kötülüğü, ikinci tabiat olan hulk içindeki süfli eğilimleri ve fiillerin en zararlı olanlarını görünür hale getirir. Hevâ, insanın onurunu (mürüvvet) örten örtüyü kaldırır, kişiyi zillete düşürür ve kötülüğe açılan kapıları genişletir. Kur’an’ın “Kendi hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?” ayeti ve İbn Abbas’ın “Hevâ, Allah dışında kendisine ibadet edilen şeydir” sözü bu yapının teolojik temelini oluşturur.

  1. Hevânın Bireysel Düzeyde İşleyişi ve Aklı Bozma Biçimi

Hevâ bireyde hem bilinen doğruyu yaptırmayan hem de kötüyü meşrulaştıran bir baskı oluşturur. Arzu, öfke, hırs, kıskançlık gibi kuvvetler aklın delaletini bastırır. Hevâ kişinin gördüğünü çarpıttığı için akıl doğruyu bilse bile ona uyamaz hale gelir. Hevâ güçlü argümanlarla gelir; akıl hazırlıksız yakalanırsa teslim olur. Hevâya uyulan her yerde insan düşük bir hâle, zillete sürüklenir. Bu yüzden klasik kaynaklardaki “Hevâ sahibini alçaltır” sözü Mâverdî’nin fenomenolojik tariflerinin özünü oluşturur.

  1. Hevânın Kurumsal ve Toplumsal Karşılığı: Modern Dünyada Hevâ

Görgün, Mâverdî’nin hevâ kavramını modern kurumlar üzerinden okumayı önerir. Max Weber’in modern devletleri ve ulusları “kendi ilahlarını üretmiş topluluklar” olarak tanımlaması, hevânın toplumsal tezahürüyle birebir örtüşür. İktidar, para, çıkar ve ulusal egemenlik modern dünyanın putları hâline gelir ve bireyleri kendine kurban ister. Weber’in “amaç-araç rasyonelliği” bu yapının teorik arka planıdır.

Modern ekonomi ve siyasette akıl ahlaktan koparılır; Mandeville’in Arılar Masalı’nda bireysel reziletlerin toplumsal faydaya dönüştüğü iddiası bu kopuşun sembolüdür. Böylece modern devletler ve şirketler, tıpkı hevâya kapılmış bireyler gibi, gücü artırmak için her yolu meşru görmeye başlar. Bu aşamada kurumların da “hevâsı” olduğu söylenebilir.

  1. Hevânın İnsan–Kurum İlişkilerinde Zorlayıcı Güce Dönüşmesi

Hevâ kurumsal yapılara yerleştiğinde bireyler çoğu zaman bildikleri doğruya rağmen yanlış yapmak zorunda kalır. Seminerde verilen iki örnek bu durumu somutlaştırır:

  1. 1940’lar polis memuru örneği: Kendi maaşıyla annesine çarşaf alan polis memurunun, ertesi gün görevi gereği annesinin çarşafını sokakta yırtmak zorunda kalması.
  2. 28 Şubat örneği: İmam-hatip müdürünün tesettürü farz diye anlattığı öğrencilerin başörtülerini yönetmelik gereği kapıda çıkarttırmak zorunda kalması.

Bu örnekler, bireysel aklın kurumsal hevâ karşısında nasıl güçsüzleştiğini, kişinin doğru bildiği şeyi yapamamasının nasıl yapısal bir zorunluluk olduğunu gösterir. Hevâ toplumsal yapıya hâkim olduğunda “hakikatle bağ kopar”, ahlak kepenk indirir.

  1. Hevânın Modern Formları: Güç, Teknoloji ve Hakikatin Silinmesi

Modern devletlerin, şirketlerin ve küresel kurumların teknik kapasiteye olan aşırı güveni de hevâ olarak okunur. İnsan yağmurun gelişini belirleyemese bile teknolojik imkânlara güvenip “ne olursa olsun biz çözeriz” diye düşünür; bu durum hakikati ve ilahi düzeni unutmaya sevk eder. Aynı şekilde büyük şirketlerde çalışan bireyler kendilerini güvende hisseder, kurumsal gücü mutlak zanneder ve bu güç onları hakikati görmez kılar. Hevâ böylece varlığın mutlak kontrol edilebileceği yanılgısını üretir.

  1. Aklın Mücahid Oluşu: Hevâyla Mücadele ve Karşı-Akıl Geliştirme

Mâverdî’ye göre akıl pasif değildir; hevânın hilelerine karşı mücahede eder. Hevânın mekr dediği hileleri çözmek, gerektiğinde karşı-hile (karşı-strateji) geliştirmek aklın görevidir. Foucault’nun modern kurumların güç ilişkilerini deşifre eden çözümlemeleri, bu anlamda “hevânın yapısökümü” olarak okunabilir.

Aklın görevi iki şeydir:

  1. Hevânın gücünü çözmek – hangi formda, nerede ve hangi araçlarla ortaya çıktığını görmek.
  2. Hevâyı bertaraf edecek strateji geliştirmek – bireysel, toplumsal ve kurumsal düzeyde karşı akıl üretmek.

Birey düzeyinde heva nasıl hilelerle gelir ve aklı teslim alırsa, toplumsal düzeyde de benzer mekanizmalar işler. 19. yüzyılda Osmanlı’nın formel yapılar karşısında bocalaması bu çözümleme eksikliğindendir.

  1. Hevânın Zorbalığı ve Adaletin Te’lif Edici Gücü

Hevâ zorbadır; baskılar, zorlar ve parçalar. Adalet ise kalpleri birleştirir ve toplumsal bütünlük sağlar. Hevânın hâkim olduğu yapılar bireyleri parçalarken, adalet heva karşısında aklı güçlendiren tek ilkedir. Bu nedenle akıl hem bireysel hem kurumsal düzeyde adalet talebini ayakta tutar. Hevâya teslim olan yapılar uzun vadede helake götürür; tıpkı modern dünyanın savaş ve yıkım üreten güç merkezlerinde olduğu gibi.

Sonuç

Bu seminerde hevânın bireysel duygulardan ibaret olmadığı; modern devletlerde, büyük şirketlerde, ekonomik yapılarda ve toplumsal düzenlerde kurumsal bir yapıya dönüştüğü açıklanmıştır. Mâverdî’nin hevâ analizi, modern dünyanın güç, çıkar, teknoloji ve ulusal putlar üzerinden ürettiği yapısal sorunlara uygulanmıştır. Aklın görevi hevâyı teşhis etmek, hilelerini çözmek ve karşı-strateji üretmektir. Hevâ ise hakikati unutturan, aklı zayıflatan, ahlaki ölçüyü bozan, bireyden topluma kadar her düzeyde zillet üreten bir mekânizmadır. Mâverdî’nin düşüncesi bu açıdan modern dünyayı çözmek için güçlü bir teorik çerçeve sunar.

 

Purpose of the Seminar

The purpose of this seminar is to broaden Mâwardī’s analysis of Zemm al-Hawā and to show how the opposition between reason and hawā operates at the individual, social and institutional levels. Tahsin Görgün emphasizes that reason produces both knowledge and morality, whereas hawā is a force that veils truth, disrupts measure and destroys order at every level of human existence. The seminar focuses on the nature of hawā, its modern institutional forms, Weber and Foucault’s interpretations of modernity, the “mujāhid character” of reason, and the structural problems generated when hawā merges with power.

Main Themes

  1. The Definition of Hawā: A Force That Turns One Away From Good and Opposes Reason

Mâwardī defines hawā as an inclination that distances a person from good and contradicts reason. Reason represents knowledge, goodness and moral correctness; hawā reveals the evil inclinations hidden in the second nature (khuluq) and makes the worst actions manifest. Hawā removes the veil of human dignity (muruwwa) and drags the person into humiliation. The Qur’anic verse “Have you seen the one who has taken his hawā as his god?” and Ibn Abbas’ statement “Hawā is whatever is worshipped besides Allah” form the theological foundation of this concept.

  1. The Operation of Hawā in the Individual and How It Corrupts Reason

Hawā creates a pressure that prevents a person from doing what he knows to be right and justifies what is wrong. Desires, anger, greed and jealousy suppress the guidance of reason. Hawā distorts perception; even when reason knows the truth, it becomes unable to follow it. Because hawā comes with strong arguments, reason, if unprepared, submits to it. Wherever hawā is obeyed, the human being is dragged to a low and humiliating state.

  1. The Institutional and Social Counterpart of Hawā: Modern Forms of Hawā

Görgün interprets Mâwardī’s concept of hawā through modern institutions. Weber’s discussions on how nations create their own “gods”—power, money, sovereignty—directly correspond to hawā’s social manifestations. Modern rationality separates ethics from economics, politics and science. Mandeville’s Fable of the Bees shows how individual vices are transformed into public benefits; this is a clear expression of institutional hawā. Thus modern states and companies behave like individuals dominated by hawā—justifying anything that increases power.

  1. Hawā as a Dominant Force in Institutional Structures

When hawā is embedded in institutions, individuals are forced to act against what they know is right. The two examples from the seminar illustrate this:

  1. A police officer tearing the veil he bought for his mother because the institution demands it.
  2. A school principal who teaches the religious obligation of veiling but forces students to remove their veils at the school gate.

In both cases, individual reason is crushed by institutional hawā. When hawā dominates social structures, the connection with truth is severed and ethics collapses.

  1. Modern Forms of Hawā: Power, Technology and the Forgetting of Truth

Technological confidence, political power and corporate security create an illusion of total control. Humans forget the dependence of the world on divine order and trust their own capacities excessively. This trust becomes hawā: the illusion that one can shape reality without limit. Hawā thus functions as a modern form of idolatry.

  1. Reason as Mujāhid: Struggling Against Hawā and Producing Counter-Reason

Reason is not passive; it struggles against hawā. It must uncover hawā’s strategies and, when necessary, produce counter-strategies. Foucault’s analysis of power structures in modern institutions is an example of how hawā’s mechanisms can be deconstructed. Reason must:

  1. Detect where and how hawā manifests.
  2. Produce strategies to neutralize it in individuals, societies and institutions.

Without this, hawā inevitably dominates.

  1. The Tyranny of Hawā and the Unifying Power of Justice

Hawā is tyrannical and coercive; justice is conciliatory and unifying. Hawā forces people into actions they inwardly reject; justice works by internal assent. A society governed by hawā is doomed to destruction, whereas one governed by reason and justice finds stability. This contrast forms the essence of Mâwardī’s moral-political analysis.

Conclusion

This seminar shows that hawā is not merely a personal inclination; it becomes institutional, structural and global. Mâwardī’s analysis explains modern political, economic and technological systems where power becomes an idol. Reason must struggle against hawā by identifying its mechanisms and producing counter-strategies. Hawā destroys truth, weakens reason and corrupts morality at every level. Mâwardī’s framework therefore provides a powerful lens for understanding the crises of the modern world.